Geri git   Türkiyenin Gıdacılar Topluluğu - Gıda - Gıda Mühendisleri > Meyve-Sebze Teknolojisi > Meyve-Sebze Özel Bilgiler
Connect with Facebook
Kayıt ol Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 20-2009   #1
Moderator
 
Üyelik tarihi: 14-04-2008
Nerden: Akşehir/KONYA
Mesajlar: 529
Tecrübe Puanı: 0
Tecrübe Puanı: 571
Tecrübe Derecesi : AlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to all
AlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to allAlgaReN is a name known to all
Exclamation GDO 'lu ürünler için Ziraat Müh. Odsnın açıklaması

Ziraat Mühendisleri Odası (ZDO) Türkiye’ye getirilmek üzere Arjantin’den yola çıkan GDO’lu soya yüklü gemi haberlerinin ardından yaptığı açıklamada Türkiye’ye, ABD ve Arjantin’de üretilen GDO’lu ürünlerin girdiği belirtilerek, bunların bebek maması da dahil olmak üzere Türkiye’de marketlerde satılan bir çok işlenmiş ürünün hammaddesini oluşturduğu belirtildi.
Ziraat Mühendisleri Odası (ZDO), Türkiye’ye getirilmek üzere Arjantin’den yola çıkan GDO’lu soya yüklü gemi haberlerinin ardından yaptığı açıklamada Türkiye’ye, ağırlıklı olarak mısır, soya ve pamuk olmak üzere, ABD ve Arjantin’de üretilen GDO’lu ürünler girdiği belirtilerek, bunların bebek maması da dahil olmak üzere marketlerde satılan bir çok işlenmiş ürünün hammaddesini oluşturduğu belirtildi.
ZDO yönetim kurulu adına açıklama yapan Gökhan Günaydın, dünyada toplam 60 milyon hektar alanda (Türkiye yüzölçümüne yakın bir alan) GDO’lu ürün ekimi yapıldığına dikkat çekerek “Ekim alanlarının yüzde 99’u ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’de bulunuyor” dedi. Günaydın’ın yaptığı açıklamaya göre, bu ülkelerden ABD, 40 milyon hektar ekim alanı ile ilk sırada yer alırken, onu 13.5 milyon hektar ile Arjantin, 3.5 milyon hektar ile Kanada ve 2.1 milyon hektar ile Çin izliyor. Ürünlerin ekim alanlarında aldıkları payda, 36.5 milyon hektar ile soya birinci, 12.4 milyon hektar ile mısır ikinci, 6.8 milyon hektar ile de pamuk üçüncü sırada yer alıyor.
Günaydın, ABD’den, borsa fiyatı ile ithal edilen mısır ya da soya ürününün, GDO’lu olmama olasılığının, yok denecek kadar az olduğunu belirtiyor. Çünkü ABD’de, GDO’lu olmayan ürün isteyen Avrupa’lı tedarikçiler için, sözleşmeli üretimle, normal mısır ve soya üretimi yapılıyor ve borsa fiyatı düzeyinin 60 ila 70 dolar üzerinden satılıyor.
GDO’lu ürünler, insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde risk oluşturma olasılığı taşıyor. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması olasılığı, GDO’lu ürünlerin birincil ve ikincil ****bolik ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması riskini ortaya çıkarıyor. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da diğer risk kaynakları arasında yer alıyor.
Ayrıca GDO’lu bitkiler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evaluasyonlarında sapmalara neden olabiliyor. Bu gerçeklere ve yasak olmasına karşın, sağlık ve çevre açısından risk oluşturan GDO’lu ürünlerin, yıllardır Türkiye’ye serbestçe girdiğine dikkat çeken Gökhan Günaydın, Türkiye’nin, gümrüklerinde, GDO’lu ürün analizi yapabilecek laboratuar altyapısı olmadığını söylüyor.
Gökhan Günaydın’ın verdiği rakamlar ise GDO’lu ürün ithalatı konusunda yeni soru işaretlerini beraberinde getiriyor:
“Türkiye’ye 2003 yılında toplam 1.818.131 ton mısır girmiştir. Bu miktarın 1.113.483 tonu ABD, 356.753 tonu ise Arjantin’den gelmiştir. Başka bir deyişle, 1.8 milyon tonluk toplam mısır dışalımının yüzde 81’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır. Soya ürününde de durum farklı değildir. Türkiye 2003 yılında toplam 813.635 ton soya dışalımı yapmıştır. Bu miktarın 382.824 tonu ABD, 336.990 tonu ise Arjantin’den girmiştir. Başka bir deyişle, 813 bin tonluk toplam soya dışalımının yüzde 88’i ABD ve Arjantin’den yapılmıştır.”
Ziraat Mühendisleri Odası bu rakamlar karşısında ilgililere sorular yöneltiyor:
“Türkiye kamu yönetimi, yukarıda sözü edilen ürünlerin GDO’lu olmadığına ilişkin bir açıklama yapabiliyor mu? Bu yönde yapılacak olası bir açıklamanın inandırıcı olabilmesi için, ürünü gönderen ülkelerden elde edilmiş sertifikaların yeterli olmayacağı ortadadır.
ABD ve Arjantin kökenli mısır ve soya işlenerek elde edilen bebek mamasından kolalı içeceklere kadar geniş bir yelpazenin, insan sağlığı üzerinde oluşturduğu risklerin sorumlusu kimlerdir ?
Ülkeye girişi mevzuat hükümlerine göre yasak olan GDO’lu ürünlerin fiili olarak ta girişine engel olmak için kurulması gereken laboratuar altyapısı, neden yıllardır kurul(a)mamaktadır ?”
ZMO bu alanda acil olarak yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor:
“Transgenik ürünlerin ar-ge çalışmaları Türkiye’de yürütülmeli, sağlık açısından risk oluşturmadığı ve nesiller boyunca da oluşturmayacağı bilimsel bir kesinlilikle saptanmadan, kamunun yürüttüğü araştırma alanları dışında GDO’lu ürün üretilmesi kesinlikle engellenmelidir.
Dünyanın birçok ülkesinde, haklı tüketici tepkisi nedeniyle yasaklanan transgenik ürünlerin ülkeye girişine engel olacak teknik ve yönetimsel altyapı bir an önce kurulmalıdır. ABD kökenli çokuluslu şirketler ve onların yerli ortaklarının para kazanma hırsı uğruna, halk riske atılamaz.”
Avrupa ülkeleri GDO’lu ürünleri bir bir yasaklarken Türkiye’de henüz ciddi bir yaklaşım görülmemektedir. Bu ise toplumumuzun geleceğini tehdit etmektedir.
GDO’lu ürün ve tohumun küresel kontrolu, DuPont, Monsanto, Calgene Inc., Aventis CropScience, Florigene Pty Ltd, Asgrow-Seminis Inc.gibi çoğu uluslararası Yahudi şirketlerinin elinde bulunmaktadır. Bu şirketler dünyanın çeşitli yörelerindeki hizmetkârları vasıtası ile o yörenin doğal tohumlarını kullanımdan kaldırabilmek için büyük bir caba sarfetmektedirler.
Dev tohum şirketlerinde hisse sahibi olan sadece bir avuç insanın çok kâr elde etmesi için, yeni bitkiler, yeni hayvanlar yarattığını düşünen teknokratlar, doğaya ve bütün bir insanlığa ihanet etmektedirler. Bu yapılan işi bilim diye kutsamaya çalışmak ise bol bol atom bombasının üretilip kullanılmasını savunmaktan pek farklı değildir
. Doğrudan tüketilmese de genetiği değiştirilmiş mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar; bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, mamalar, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk gibi günlük yaşamımızda yer alan çok çeşitli ürün yelpazesinde büyük bir risk oluşturmaktadır.
Bir başka olumsuz etki ise sadece Türkiye’de yetişen binlerce doğal bitki türünün azalma, hatta yok edilme ihtimalidir.
İnsanlığın geleceğini tehdit eden bu gelişmeler karşısında, keşke günlük hayatımızın tamamını tehdit altında tutan genetik yapıları ile oynanmış ve hormonlu ürün, tohum ve katkı maddelerinin kullanım ve ithalatına karşı neler yapabileceğimiz üzerinde yoğunlaşmış olabilseydik.
İnsanımızın sağlığı ve genetik güvenliği bakımından çok hayati önemi haiz olduğuna inandığımız bu konuda gıdaraporu.com sitesinde 2004 yılından beri kamu oyunu uyarma ve bilgilendirme çalışmalarını sürdürmeye çalıştık. Daha çok üreticinin menfaatini gözeterek geliştirilen gen transferi çalışmalarının sonuçları itibari ile geniş kitlelerin sağlık ve nesil güvenliğini tehdit edecek boyutlar arzettiğini çeşitli kaynaklardan aktarmalar yaparak duyurmaya gayret ettik.
03.06.2004 tarihinde yayınlanan, “genetik yapısı değiştirilmiş gıdalarımız” yazımızda özetle
“Son günlerde haber kaynaklarımız ithal edilen Genetik Gıdaları gündemimize taşıdılar.Olay,yıllardır anlatmaya çalıştığımız, ülkemizde istediği gibi at oynatabilen “Gıda Terörü”nün bir parçasından ibarettir.Yine aynı haber kaynakları günlerce,beyazlatma katkı maddeli unlarda ve bu unlardan yapılan ekmeklerden bahsettiler.Bu katkı maddelerinin kansorejen oldukları belirtildi.
Sorumlu Bakanlığın yetkili Genel Müdürü açıklamalar yaptı.Bu katkı maddelerinin ve genetik Gıdaların ithalinin ve kullanımının yasak olduğunu,fakat buna rağmen ithalatının kontrol edilemediğinin,un ve ekmek üreticilerinin bu katkı maddelerini kullandıklarını.Genetik ürünleri kontrol edebilecek laboratuar alt yapısına sahip olmadıklarını ifade etti.
Türkiye, sağlıksız gıda üretiminin, kaçak domuz çiftliklerinin, istenilen katkı maddelerinin, gıda maddelerinin, ilaçların ve kozmetik ürünlerin kılıfına uydurularak kolayca ithal edilebildiği, katkı maddelerinin bilinçsizce kullanılabildiği, bütün bu olumsuzluklara karşı, ha ha ha hi hi hi gününü gün eden Müslümanların yaşadığı bir garip memlekettir.” dedikten sonra genetik yapı değişikliklerinin riskleri üzerinde şu açıklamaya yer verilmişti;
“İNSAN SAĞLIĞINA YÖNELİK POTANSİYEL RİSKLER VAR MIDIR ?
GM gıdalarının güvenirliliği üzerinde yoğun araştırmalar sürdürülmektedir.
a. doğrudan sağlık üzerindeki etkiler,
b. alerjik reaksiyonları provake eğilimleri,antibiyotiklere karşı direnç oluşturması
c. zarar vericilik veya beslenme değeri üzerindeki özel etkenler,
d. eklenen genin kararlılığı,
e. genetik değişiklikle ilgili olarak beslenme değerlerine etkiler,
f. gen girişinden dolayı oluşan istenmeyen etkiler.
İNSAN SAĞLIĞI İÇİN BAŞLICA ENDİŞE VERİCİ SORUNLAR NELERDİR ?
Üç konuda insan sağlığının tehdit edildiği tartışılmaktadır.
1.Alerjik reaksiyonları tetiklemesi,
2.Genlerin insan vücuduna transfer olması ve insan genlerinde istenmeyen bozulmalara sebep olabilmesi,
3.GM’ li fidanlardan,doğal ortamda geleneksel ürünlere gen hareketi ( OUTCROSS)”
Daha sonra 10.08.2005 tarihinde yine gidaraporu.com’da “genetik yapısı değiştirilmiş ürünler” yazımız yayına girmiş. Bu yazımızda da özetle,
“03 Haziran 2004 tarihinde sitemizde yayınladığımız “Genetik Yapısı Değiştirilmiş Gıdalar” yazımızdan yaklaşık 14 ay geçmiş olmasına rağmen, ithal yolu ile ülkemize giren genetik yapısı değiştirilmiş ürün, tohum ve katkı maddelerindeki kaos halen devam etmektedir. Kamu oyunda, bir çok STK larda konu tartışılmakta, ancak henüz bir çözüm ortaya konamamıştır. Bazı internet siteleri ise GDO’lu ürünlere BOYKOT çağrıları yapmakta. Neyi?Nasıl? ve Kiminle?kontrol edeceğimizin alt yapısı, henüz ülkemizde kurulmamışken bu BOYKOT çağrıları ne işe yarayacaktır? Bugün tohumlara, gıda ürünlerine ve katkı maddelerine GDO var veya yok testi bile yapılamayan TÜRKİYE’de gerekli teknik ve bilimsel altyapı sağlanamadıkca, bütün herkes HAYIR! diye bağırsa ne yazar?” diyerek ülkemizdeki vurdumduymazlığa vurgu yapmaya çalıştık. Önümüzde buzdağı gibi duran ve suyun içinde kalan kısmı ile çokbüyük risk ve tehlikeler arz eden katkı maddelerindeki genitik ürünler için şu uyarıyı yapmaya çalıştık;
“Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir?
Gıda Katkı maddelerinden: E101Riboflavin, E150Karamel, E153Carbon black, E160Lycopene, E161Cryptoaxanthin, E306Tocopherol, E307Alpha-tocopherol, E308Gamma-tocopherol, E309Delta-tocopherol, E322Lecithin, E415Xanthan gum, E471Mono ve diglyceridler, E472Mono ve diglyceridlerin asetik asid esterleri, E473Yağ asitlerinin sucrose esterleri, E475Yağ asitlerinin polyglycerol esterleri, E476Polyglycerol polyricinoleate, E479, E491Sorbitan monostearate, E620Glutamic asit, E621Monosodyum glutamat, E622Monopotasyum glutamat, E623Calcium diglutamat, E624Mono amonyum glutamat ve E625Magnezyum diglutamat’ın çoğunluk GDO ‘lu olarak üretildiğini ithalatçılarımızdan, gıda üreticilerimizden ve denetimle yükümlü insanlarımızdan kaç kişi bilmekte ve dikkat etmektedir? İthal edilen GDO’lu mikrobiyel peynir mayaları, yoğurt enzimleri ne derece kontrol edilebilmektedir?
Konu üzerinde araştırmalarını sürdüren Bilim Kurulları, GDO’lu ürünlerin insanların bağışıklık sisteminde, santral sinir yapısında tahribatlar yapabileceği, mikroplu hastalıklara karşı kullanılcak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği, kanser ve allerjik reaksiyonlara neden olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Bir ilacın bile insanlar üzerinde yaygın kullanılabilmasi için 20-25 yıllık çalışmalar gerektirdiği halde, henüz 1996 ‘larda ortaya çıkan ve beraberlerinde pek çok rizki taşıyan GDO’lu ürünleri insanlara ,bilgilerinin dışında kullandırmak için gösterilen bu aceleci tavır bütün tüketicileri, sağlık ve denetim birimlerini düşündürmelidir.
GDO’lu bitkiler, doğada yetişen diğer bitkilerden farklı olarak, genomlarında kendi türlerine ait olmayan genleri taşıdıklarından, bu bitkilerin yetiştirildiği ülkelerde, başta sağlık olmak üzere, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde önemli riskler söz konusu olmaktadır.”
28.12.2006 tarihinde yayına sunduğumuz”Genetik Yapımızı nasıl bozuyorlar?”yazımızda ise çok önemli bir konuya DNA yapımızı değiştirmeye çalışan düşman çevrelerin oyunlarına dikkat çekmeye çalıştık;
“İnsanlığın gelişimi için yürütülen tüm çabalar egemen güçlerin ellerinde tutulduğu için bu gelişimi egemenler yani kapitalist’ler kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadırlar.
Bedenlerimizde bulunun DNA ve RNA’ları nasıl kontrol altına alıyorlar da bizlerin kendi istedikleri gibi bir toplum olmamızı sağlıyorlar. Yani tepkisiz vurdumduymaz ve sadece kendisi için yaşayan çevresine bakmayı bile unutan bir toplum haline nasıl getiriliyoruz?
Tabiî ki genlerimizle oynayarak bizleri yaşama sağırlaştırdılar. Şimdi soracaksınız genlerimizle yani DNA’larınızla nasıl oynuyorlar? Ülkemizin insanlarından alınan kan örneklerindeki hücreleri inceleyerek DNA’larımızı yanıltacak virüsler üretiyorlar ve bunları bize paramızla satıyorlar, nasıl mı? Sokaklarımızın en ücra köşelerine kadar giren İngiliz Firmasının ürettiği Cipsleriyle, Fransız Yahudi Firmasının patentli yoğurtları ile, Alman patentli yumuşak şekerlemeleri ile ve Süper marketlerden mahalle bakkalına kadar ücretsiz Stantlar kurarak ve Stantları bir kereye mahsus ücretsiz ürünleriyle doldurarak, daha sonra damağa bıraktıkları tatla kendini arattıran pekçok ürünleri ile, rahatlıkla bedenlerimizi kontrol altında tutabilirler.
Sadece cipslerle mi, yoğurtlarla mı, şekerlemelerle mi bu işi yapıyorlar? Hayır! mesela Kola, enerji içecekleri gibi bir çok sıvı içeceklerle de DNA’larımızı yanıltarak asıl üretici olan RNA’ya yanlış bir hücre göndermesi sağlanabilir ve RNA, DNA’dan onay alan hücrelerin yararını zararını düşünmeden sürekli yanlış hücreyi üretmeye başlar.”
14.04.2007 tarihinde, yine gidaraporu.com’da yayınlanan yazımızda da özetle;
“GDOlu tarıma ve gıdalara gosterilen tepkilerin giderek arttığı, diğer yandan ekolojik üretim süreclerinin kalkınmada öncelikli faaliyet alanları olarak dile getirildiği bu günlerde, konuya bilimsel ve teknik açıdan yaklaşmak zorundayız.
Yapılan araştırmalar dünya piyasalarındaki ilgili gıda ürünlerinin %70’ nin GDO veya GDO’dan elde edilmiş yan ürünlerle bulaşık olduğunu işaret etmektedir.Daha endişe verici olan, daha önce de bahsettiğimiz gibi tam segregasyon sağlama zorluğundan doğan “istenmeyen bulaşmadır”. İngiltere’de sağlık ürünleri satan mağazalardan alınan numulerle yapılan bir incelemede, ‘GDO içermez’ veya ‘Organik’ etiketi taşıyan ürünlerin %40’ ında GDO kalıntısı tespit edilmiştir.Uzmanlar, AB’nin ürünlerde eşik değer olarak belirlediği %0.9 luk oranın mevcut üretim yöntemlerinde bir iyileştirme yapılmaz ise tutturulamaz olduğuna dikkat çekmektedirler. Diğer yandan tohumlar için belirlenen eşik değerler daha da düşük ve öyle görülüyor ki biyogüvenlik tedbirleri sadece ülkeler değil bölgeler ve hatta dünya ölçeğinde yürürlüğe sokulmaz ise bu oranlar da tutturulamayacaktır.
Bu ne demektir ? Gerekli tedbirler alınmaz ise siz isteseniz de istemeseniz de, izin verseniz de vermeseniz de GDO’lar konvansiyonel ve organik üretim kanallarınıza bulaşacak demektir! Avrupa’da bu tartışmalar yaşanırken, ülkemizde konu tamamen sahipsiz ve alabildiğine karanlık bir uygulama içerisinde gözükmektedir. Dünyada üretilen soyanın %80”i GDO’lu, mısır, kolza, kanola, yem, pamuk ve pek çok gıda katkı maddelerini ithal ettiğimiz ülkeler dünyanın en büyük GDO üreticileri olduğu bilindiği halde bu ürünleri kontrol edebilecek alt yapıdan yoksun bir TÜRKİYE var karşımızda.
Türkiye’de tüm ürünlerin dışalımı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan kontrol belgesi alınması koşuluyla serbesttir. Türkiye ABD ve Arjantin’den gıda ve yem amaçlı kullanılmak üzere önemli miktarda mısır ve soya fasulyesi dışalımı yapmaktadır. 2003-2004 sezonunda sadece ABD’den alınan mısır bir milyonyüzbin tonu geçmiştir. Toplam ithalat ise bir milyon beşyüz bin tona yakındır. Soya dışalımı ise 800.000 tona yakındır. 2003 yılı rakamlarına göre dışalım değerleri mısırda 277 milyon USD, soyanın ise tamamı 227 milyon USD olarak belirlenmiştir.
Türkiye’de bu iki bitkiye ilişkin alım değerlerinin son yıllarda önemli düzeyde arttığı görülmektedir. Öte yandan, dış ticaret verilerinde, başta mısır ve soya olmak üzere, GDO’lu ürünlerin dış alımına ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, bu ürünlerin alındığı ülkelerde GDU’lu bitki üretiminin çok yaygın olması, dışalımı yapılan bu ürünlerin de GDO’lu olabileceğini akla getirmektedir. Ülkemizde GDO’lu ürün analizi yapabilecek laboratuarların bulunmaması ve dışalımın satan ülkenin bildirimine göre yapılması, dışalımı yapılan, özellikle mısır ve soya başta olmak üzere bazı ürünler hakkında kuşkulu bir ortam oluşturmaktadır.”
Son olarak, 12.04.2008 tarihinde yayına soktuğumuz “KANOLA YAĞI” ile ilgiliyazımızla da kolza tohumunun genetik yapısı değiştirilerek elde edilen kanola tohumları etrafındaki tehlikeleri dile getirmeye çalıştık.
Kapitalist sermaye çevrelerinin dayatmaları ile uluslararası büyük bir felaket olarak gelişen hormonlu ve GDO’lu ürünleri tüketmeye devam eden insanlarda baş gösteren cinsel sapmalar dikkat çekmeye başlamıştır. Bu gıdaların erkeklerde kadınlık, kadınlarda da erkeklik hormanlarını artırarak, toplumda kadınsı erkeklerin ve erkeksi kadınların sayılarında ve bunlara bağlı olarak eşcinsel ilişkilerde gittikçe artış meydana getirdiği ifade edilmektedir.
GDO’lu tohumlar şirketlerin elinde kâr makinesine dönüşmüştür. Yapılan araştırmalar, GDO lu tohumların kullanılmasının İlaç kullanımını azalttığı, verimi arttırdığı iddialarının birer masaldan ibaret kaldığını göstermektedir.
GDO’lu tohumlardan yarar sağlayacak olanlar büyük tohum ve ilaç şirketleridir. Çiftçiler bu tohumları bir daha kullanamayacaklarından ve bir süre sonra yayıldığı bölgede başka bir çeşidi yetiştirmeleri bulaşmalarla zorlaşacağı için bu şirketlerin köleleri haline geleceklerdir.
GDO’lu tohum ve ürün pazarında İsrailin ve dünyanın çeşitli yörelerinde faaliyet gösteren yahudi lobi ve sermayesinin en ön saflarda gözükmesinin de dikkatle izlenmesi gerektiğine inanıyoruz.
Dünya, daha çok kazanma hırsı ile gözü dönmüş uluslar arası çetelerin doğayı zorlayan, ekolojik dengeyi altüst eden bu genomik macerasının kurbanı olmaya daha ne kadar devam edecektir?
AlgaReN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Bu mesajdan alıntı yap
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)

 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Fermente ürünler için starter kültürler (sunu) mosesspm Fermente Et Ürünleri Ve Sucuk Üretimi 1 19-2013 07:01 PM
Teşşekkürler Ziraat müh. odası!!! FoodyIdeas Mesleğimizde Çözülmesi Gereken Sorunlar 13 13-2009 05:14 PM
Tarım ve Köyişleri Bakanlığından Basın Açıklaması Muhittin YILMAZ Gıdacılar Kafe 0 09-2009 02:19 PM
Tarım Bakanlığı'ndan yoğurt açıklaması AlgaReN Yoğurt Üretimi Teknolojisi 0 19-2009 01:49 PM
Gıda ve ziraat mühendislerine istihdam alanı !!!! AlgaReN Mesleğin Geleceği 1 28-2009 09:56 PM



Şu anda saat : 10:49 PM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.3
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
LinkBacks Enabled by vBSEO 3.6.0 © 2011, Crawlability, Inc.