Sponsorlu Bağlantılar

Türkiyedeki Biyoteknoloji

Organik Tarımın Önemi kategorisinde açılmış olan Türkiyedeki Biyoteknoloji konusu , ...


Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 27-2010   #1
S Moderator
 
nurten kahraman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27-11-2009
Yaş: 36
Mesajlar: 298
Tecrübe Puanı: 100
nurten kahraman will become famous soon enoughnurten kahraman will become famous soon enough


Exclamation Türkiyedeki Biyoteknoloji

Sponsorlu Bağlantılar
Türkiye’de Biyoteknoloji

Prof. Dr. Yaşar Kemal Erdem - H.Ü. Gıda Mühendisliği Bölümü

Biyoteknoloji özünde biyolojik süreçlerin endüstriyel ve diğer amaçlarla kullanılmasıdır, örneğin mikroorganizmaların antibiyotik, hormon vs için genetik manuplasyonu bu kapsamdadır. Biyoteknoloji,15-20 yıl öncesine kadar en önemli uygulama alanını fermentasyon endüstrisinde bulmuştur. Arıtma süreçleri, hidroliz, şarap üretimi, vb. Ancak 90’lı yıllardan başlamak üzere, biyoteknoloji ilgi alanını gen manüplasyonları ile verim artırmak üzerine kaydırmıştır. Elektronik teknolojisi ve mikroişlemcilerin gelişimi bu alanda da kullanılan aygıtların teknolojik uyarlamalarını üst düzeye çıkarmış ve gelişim kısa sürede bugünkü sınırlarına ulaşmıştır. Ancak biyolojik yapının manuplasyonu, biyoteknolojiye sınırsız olanaklar tanımıştır. Gen aktarımı ile enzim saflıkları arttırılmış, dolayısıyla da üretim maliyetleri aşağı çekilmiştir. Biyoteknoloji neredeyse, insan hayal gücünün sınırları ile kendi sınırlarını çizmektedir!

Bugün ülkemizdeki biyoteknoloji konusundaki kavram kargaşasının önüne geçmek için bazı kavram ve olguların daha net biçimde tartışılması gerekmektedir. Öncelikle terimlerden başlanacak olursa;

Transgenik; bir organizmadan elde edilen genetik materyalin, doğal olarak gerçekleşemeyecek biçimde bir diğer organizmanın DNA’sı ile ilişkilendirilmesini tanımlamaktadır.

Organizma; genetik materyalini kopyalayabilen ya da aktarabilen biyolojik varlığı tanımlar.

Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) ise; insana ait materyal hariç olmak üzere, doğal olarak gerçekleşemeyen yollarla genetik materyali değiştirilmiş organizmayı tanımlar. GDO, bir başka deyişle reprodüksiyon ve/veya doğal rekombinasyonla değil de bir diğer türden alınan modifiye gen ya da genlerin katılımıyla değiştirilen genetik materyale (DNA) sahip organizmalardır (Europa Glossary, 2008).

Sözü edilen yollar (yöntemler) biyoteknolojinin kullandığı tüm yöntemleri kapsamaz. Genetik modifikasyon eğer aşağıdaki yöntemlerden en az biri ile gerçekleştirilmişse, organizma, GDO adını alır:

• Doğal olmayan yollardan, bir organizmanın dışında üretilmiş olan nükleik asit moleküllerinin o konakçı organizmaya dâhil edilerek genetik materyalin yeni kombinasyonlarının elde edildiği rekombinant nükleik asit teknikleri,

• Organizmanın dışında hazırlanmış kalıtsal bir materyalin; mikroenjeksiyon, makroenjeksiyon, mikroenkapsülasyon gibi tekniklerle bu organizmaya direk aktarılması,

• Doğal olmayan biçimde, iki ya da daha fazla hücrenin füzyonuyla oluşmuş, kalıtsal genetik materyalin yeni kombinasyonuyla canlı hücrelerde melezleme ya da hücre füzyonu teknikleri.

In vitro fertilizasyon, konjugasyon, transdüksiyon, transformasyon, poliploid katımı; genetik modifikasyon (değiştirme) teknikleri olarak nitelenmemektedir. Ayrıca mutagenesis ve geleneksel eşleştirme yöntemiyle genetik materyalinin değişimi söz konusu olan bitki hücrelerinin hücre füzyonu da bu kapsamda değildir.

GDO gıdalardan ilki (olgunlaşması-geciktirilen domates) ABD’de 1990’ların ortalarında pazara girmiş ancak kısa süre sonra üretimi, tüketici beğenisine karşılık verememesi nedeniyle durmuştur. Bunu dünya pazarlarında mısır, soya, pamuk ve kolza (kanola) izlemiştir. Ayrıca papaya, patates, pirinç, şeker kamışı ve balkabağının da genetiği değiştirilmiş türleri pazardadır. GDO-bitkilerin, dünya plantasyonunun %4’ünü kapsadığı bildirilmektedir (WHO, 2005).

GDOların tarımda kullanımı, uzun zamandır araştırılmakta ve bu süreçte de güçlü bir engelleme ile karşılaşılmaktadır. AB vatandaşlarının çoğunluğu GDO-bitkiler ve onlardan türetilen gıdaların üretimi karşı onay vermemektedir, hatta bu tekniğin kullanılmaması gerektiği kanısı yaygındır (Eurobarometer, 2006). Moleküler biyologlar her ne kadar transgenik bitkilerin “…insan ve çevre sağlığı üzerinde en az geleneksel yöntemlerle üretilen bitkiler kadar güvenli olduğu…” kanısında görüş birliğinde olsalar da, bu konuda en yaygın üretim, tüketim ve ticarete sahip olan A.B.D.’de bile nüfusun yaklaşık % 20’sinin GDO’ya olumlu bakmadığı bildirilmektedir (IFIC, 2008). Ayrıca bazı bilim adamları ve hekimler de konuya karşı çıkmaktadırlar. “Eldeki bilimsel güvenceye rağmen bu karşıtlığın nedenleri nedir” sorusunun yanıtına ilişkin çalışmalara ise henüz başlanmıştır (EMBO, 2009).

GDO’lara karşı yaygın olumsuz görüşe ilişkin akla gelen en genel açıklama; insanların yeni teknolojileri kabulünün zaman aldığı yönündedir. Bu anlamda transgenik organizmalara ilişkin tedirginlik örneğin; ilk yapay döllenmeye karşı gösterilen tepkiyle (ki bazı ülkelerde ayaklanmaları tetiklemiştir) ya da ilk otomobile geçişle veya televizyonun ilk çıkışıyla karşılaştırılabilir. Oysa bazı yeni biyoteknoloji uygulamaları; örneğin gen dizilimi ya da tıp teknolojileri çok hızlı kabul görmüştür (Eurobarometer, 2006). Ancak özellikle GDO için çok güçlü ve yaygın bir karşı-duruş söz konusudur.

İnsanların başlangıçta GDO’lara karşı gelişen tedirginliğin; popülarize olamayan biyoloji-bilgi birikimi ve bilim adamlarıyla halk arasındaki iletişim kopukluğundan kaynaklandığı sanılmaktaydı (Braun, 2002), ancak sosyolojik çalışmalar bunun doğru olmadığını ortaya koymuştur (Morris, 2001, Wyne, 2001, Bonny, 2002). Nobel ödülü sahibi, DNA ikili sarmalının varlığını ortaya koyan James Watson; GDO korkusunu “yeni bir din-inanç“ olarak tanımlamaktadır (EMBO, 2009).

2001 yılında Avrupa Komisyonu, GDO-gıdaların güvenliğine ilişkin 15 yıldan uzun süre, 400’den fazla bilim adamının yer aldığı 81 projeden elde ettiği sonuçları içeren bir rapor yayınlamıştır. Bu raporda; “…GDO-bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerine, geleneksel yöntemlerle üretilenlerinkine ek yeni riskler getirmemektedir… Hatta daha yüksek uyarlanabilirlik ve daha hassas teknoloji kullanımı sayesinde onlardan daha da güvenli olduğu…” bildirilmiştir. Avrupa’da da yer alan GDO-karşıtı görüşlerin olası nedeni, son 15 yılda STK’ların yanlış bilgilendirmeden kaynaklanan anti-kampanyalarıdır. Örneğin Yeşil Barış örgütü, hiçbir bilimsel bulguyu göz önüne almadan karşı çıkarak politikacıları etkilemektedir. Bu “kör-kabul”, bilimsel yaklaşımın hakim olduğu hiçbir ortamda geçerli olamayacaktır.

Kuraklığa, tuza ve haşerelere dayanıklılık, gelişmekte olan ülkelerin çiftçilerinin üretimine, genetik modifikasyonun ilk üç katkısıdır. Ayrıca GDO-bitkilerin organik tarıma olumsuz etki yapacağına ilişkin olarak verilen en çarpıcı örnek, organik sertifikasyonun GDO bitki polenleri ile tehdit altında olduğu şeklindedir. Bu “saf retorik” olasılıkla organik tarım endüstrisinin çıkar çatışmasından kaynaklanmaktadır. Bugün organik sertifikasyon yapan kuruluşlar, organik üretim yapan işletmeler ve bunların sağlayıcılarından hiçbiri; örneğin organik süt ve süt ürünleri söz konusu olduğunda fermente ürünlerinin hiçbirinde “organik” kavramını garantileyemez. Çünkü kullandıkları fermentler (starter kültürler) ile enzim preparatları (peynir mayası) neredeyse yine karşı koyulan uluslararası tekeller tarafından biyoteknolojinin enstrümanları ile üretilmektedir. Peynir mayası örneği üzerinden gidilecek olursa, organik üretim sürecini garanti altına almak için bu mayanın; organik sertifikasyonu garanti altına alınmış ineklerin süt danalarının şirdenlerinden hiçbir yapay katkı içermeden üretilmesi gerekir. Oysa organik tarım taraftarları, genetik modifikasyonla mikroorganizmalardan üretilmiş peynir mayalarının kullanımına (şimdilik) göz yummaktadırlar. Bu kaçınılmazdır! Diğer yandan otoriteler (örn., EFSA, FDA) mikotoksin sorununun özellikle çocuklarda hala risk oluşturduğunu bildirmektedir. Oysa genel kabulü yapılmış veriler; haşere-dirençli mısırda bu sorunun organik mısırdan çok daha düşük düzeyde söz konusu olduğunu ortaya koymaktadır. Kavramsal olarak; yaklaşık 6000 yıllık tarım tarihinin çok büyük bir bölümü organiktir. Bu tür tarımın düşük verimi –bugün organik gıdanın satın alınma gücünün düşük olmasının ötesinde- açlık, yetersiz beslenme, toprak verimliliğinde azalma ve yoksulluk sorunlarının tam da ortasında olduğunu ön plana getirmektedir.

Konuya ilişkin en çarpıcı örneklerden biri de “altın pirinç” olarak adlandırılan GDO ürünüdür. Dünyada, çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerin çocuklarında olmak üzere yılda 500.000 kişi vitamin A eksikliğinden dolayı körlükle karşı karşıya kalmakta ve bunların da 6000 kadarı ölmektedir. Vitamin A öncülü olan beta-karoten içeriği artırılmış GDO-pirinç, bu sorunun üst düzeyde olduğu bölge çiftçilerine hibe edilerek bu sorunun önlenmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. GDO-karşıtı bazı STK’ların da bu organizasyona destek verdiği bildirilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde artık 10 milyondan fazla çiftçi GDO-bitki üretmektedir ve sayıları yılda %20 artmaktadır (EMBO, 2009).

GDO konusu Türkiye için gündeme alınırken öncelikle bu coğrafya ve kültürün iyi analiz edilmesi gerekmektedir.

Türkiye öncelikle coğrafya açısından bir köprüdür ve bu coğrafyadan kaynaklanan iklim özellikleri ülkemizi dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip kılmaktadır. Bitki coğrafyası konusundaki otoritelerden Rus bilim adamı N. Vavilov’a (1887-1943) göre dünyada iki önemli gen merkezi bulunmaktadır; Yakın-Doğu ve Akdeniz (Dobos ve Karaali, 2003). Bu niteliğinin yanı sıra Türkiye, birçok yabani ve plantasyonu yapılan bitki türü için de bir çeşitlilik merkezidir. Türkiye’nin bu zengin florası, tüm bu bitkilerin çok farklı amaçlarla kullanım olanağını da (gıda, ecza, endüstriyel hammadde, vs.) beraberinde getirmektedir.

Türkiye, bu zenginliğinin yanı sıra, gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer almaktadır. 90 gelişmekte olan ülke arasında 19ncu sıradadır (UNDP, 2001). Yıllık nüfus artış hızı %2.17 olarak kabul edilmektedir (DPT, 2005). Tarımın GSMH’daki oranı %14, kırsal nüfus oranı %41, toplam nüfusun %45’i kadın ve bunun da %65’i tarımsal işgücü kapsamındadır. Tarımsal üretimin %75’i bitkisel üretimden oluşmaktadır (başta tahıl olmak üzere, meyve ve sebze). Buna rağmen yüksek girdi fiyatları ve enflasyon (ek olarak plansızlık, teknik bilgi-destek yetersizliği, örgütsüzlük, vb), tarımda çok önemli yapısal olumsuzlukları yıldan yıla arttırmaktadır. Artık tarımsal anlamda kendi kendine yeterliliği söz konusu değildir. Temel ihraç ürünleri fındık, kuru meyve, narenciye, tütündür; asıl ithal ürünleri ise zaman zaman buğday olmak üzere, pamuk, soya, mısır ve pirinçtir.

Türkiye bu konumuyla iki dünya arasına sıkışmıştır. AB üyelerine yakın tarafları ile (endüstrileşme, eğitim, vs) gelişmekte olan diğer ülkelerden farklı bir konuma sahiptir. Bu bağlamda AB üyeliğine aday ülke oluşu beraberinde AB mevzuatına uyum çalışmalarını da getirmektedir. Tarım Bakanlığı bu nedenle de AB biyoteknoloji mevzuatına uygun düzenlemeleri yapma çabasındadır. Ancak bu uyum sürecinde; AB gibi yıllar öncesinden gelen birbiriyle ilintili ve birbirini tamamlayan düzenlemelere ve alt yapıya sahip olunmadığı için politikalarda ve düzenlemelerde çok duyarlı, dikkatli ve paylaşımcı olunmak zorundadır. AB’nin biyoteknolojiye ilişkin mevzuatı; kamuoyunun görüşlerinin baskın ve etkin olduğu, tüketici bilincinin doğru oluşturulduğu bir ortamda yaratılmıştır. Oysa ülkemizde tüketici organizasyonları ve sivil toplum kuruluşları (STK) görece yeni ve hem organizasyonel açıdan hem de bilimsel bilgi birikiminin paylaşımı açısından eksiktir, kurumsal yapılanmadan yoksundur ve hatta kamu sektörü tarafından desteklenmektedir. Bu olgu, ülkemiz politikalarının AB tüketici ve düzenlemelerinden yararlanmak zorunda kalacağı anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda GDO tartışmalarının içerisine girmeden önce ve ivedilikle “biyoçeşitlilik konvansiyonu” ve “biyogüvenlik yasası” yürürlüğe girmek zorundadır.

Bu bu noktadan hareketle Türkiye’de Tarım-Biyoteknoloji durumunun özetlemeye çalıştığım bu konunun paydaşları;

Devlet ve endüstri,

Bilim adamları,

Yerel biyoteknoloji endüstrisi,

Tüketici ve medyadır.

Biyoteknoloji mevzuatıyla ilgili asal aktör Tarım ve Köyişleri Bakanlığıdır. Son dönem düzenlemelerinin tümü AB uyumu kapsamındadır. Diğer asal paydaş çokuluslu şirketler ve tohum üreticileridir. Bunlar pasif, ancak global stratejileri ve gelecek planları incelendiğinde, çok güçlü aktörlerdir. Bu konuyla ilgili kamu ve özel sektöre de müdahildirler.

Bilim adamları; “bağımsız bilim adamı” kavramıyla yasal düzenleme sürecinde pek bulunmamaktadırlar. Oysa bu anlamda tüm ilgili komite ve komisyon çalışmalarında, sorumluluk verilerek ve yetkilendirilerek yer almalıdırlar. GDO konusunda üç farklı grupları söz konusudur; kritik potansiyel bir risk görmeyenler, sonuçlarını görmek için zamana gereksinim olduğunu düşünerek hemen girişine izin verilmemesini savunanlar, bu düzenleme ve kabuller yapılırken kamuoyu bilgilendirilsin ve onlar karar mekanizmasında yer alsın diyenler.

Yerel biyoteknoloji endüstrisi; bazı yerel kuruluşların klasik biyoteknoloji konularında (maya, enzim üretimi, vs) üretim ve ar-ge yaptıkları söylenebilir. Ancak yeni konularda, (örneğin bitkilerin genetik modifikasyonu gibi) bir gelecek planları bulunmamaktadır ve bunların da devlet, endüstri, tüketici ve medyada olduğu gibi bilim adamlarıyla çok zayıf iletişimi bulunmakta ya da hiç bulunmamaktadır. Dolayısıyla GDO konusu tamamen çokuluslu tekellerin eline kalmaktadır.

GDO konusu bilimsel ve teknolojik araştırmalar ve araştırma destekleri açısından ülkemizde çok geri planlarda tutulmaktadır.

ISI Web of Knowledge veri tabanında Scince Citation Index (expanded) kapsamında 2009 Kasım ayında yapılan taramada; “transgenik” başlığı altında, tüm dünyada ve tüm yılları kapsamak üzere 100.000’in üzerinde üst düzeyde bilimsel yayın bulunduğu saptanmıştır. Bunların son 100.000’i değerlendirildiğinde; %75’inin araştırma makalesi, %10’nun derleme olduğu görülmüştür. Bu başlık altındaki yayınların %50’si A.B.D., %10’u Japonya, %9’u Almanya, %7’si İngiltere adreslidir. Bu konudaki Türkiye adresli ve/veya Türk araştırmacıların yazarları arasında yer aldığı yayın sayısının oranı %0.15’dir (122’si 2002’den sonra yayınlanmış; bunların 16’sı TÜBİTAK, 11’i Ankara Üniv., 11’i Çukurova Üniv., 11’i Hacettepe Üniv ve 10 tanesi de Sabancı Üniv adreslidir). Dünya genelinde bu çalışmaların %20’si biyokimya ve moleküler biyoloji dalında, %12’si bitki bilimi, %12’si de hücre biyolojisi dalında yapılmıştır. Yarıdan fazlası 2004 yılından sonrasına aittir. Çoğunluğu başta Harvard Üniversitesi olmak üzere Amerikan üniversitelerinde yürütülmüştür.

Transgenik başlığı altında “bitkiler” konusu irdelendiğinde, yani transgenik bitkiler konusunda dünyada tüm yıllar için ancak 2432 üst düzey bilimsel yayınla karşılaşılmaktadır. Bunların %40’ı A.B.D., %10’u İngiltere, %7’si Almanya adreslidir. Yarıdan fazlası 2004 sonrasına aittir. Türkiye adresli bu konudaki yayın sayısı 6’dır.

Transgenik gıdalar konusunda, dünyada %70’i araştırma makalesi olmak üzere toplam 2021 tane yayın olduğu görülmüştür. Bunların %37’si A.B.D., %9’u Almanya, %8’i Japonya, %8’i İngiltere adreslidir. 25 tanesi tek başına Monsanto Co. (ABD) tarafından yürütülmüştür. Türkiyeden ise bu konuda 2006 yılına ait 3 araştırma makalesi yer almaktadır.

Tarama sadece GDO olarak gerçekleştirildiğinde 1158 yayın olduğu bunun da sadece 389’unun gıda konusunda olduğu saptanmıştır. GDO-gıda konusundaki yayınların %16’sı İtalya, %12’si A.B.D., %11’i Fransa, %11’i Almanya adreslidir. %60’ı 2004 yılı sonrasına aittir. Türkiye adresli sadece 1 araştırma makalesi yer almaktadır.

Bu verilerin ışığında görülmektedir ki; dünyada GDO konusunda ipi göğüsleyen ülkeler bilimsel araştırmalarını bu konuya kanalize etmiş olanlardır. Türkiye’de ne devlet sektörü ne de özel sektör, GDO konusunda bir araştırma önceliğine sahip değildir. Bunun da ötesinde araştırma fonu da ayrılmamaktadır. Bu konunun, yerel destekler ile araştırma gündeminde olmayan ve yurtdışı olanaklarından yararlanarak bu konuda uzmanlaşma şansı ve/veya yeterliliği olmayan bilim adamlarından oluşan bir bilimsel kurulun hangi düzenlemede akılcı önermelerde bulunacağı beklenebilir, tartışmalıdır. Sınırlı sayıda var olan uzman ve bağımsız bilim adamının yer almadığı ya da görüşünün alınmadığı son dönem medyatik GDO tartışmaları, ilgili-ilgisiz/bilgisiz herkesin görüş bildirdiği bir ortam yaratarak, bu kaotik durumu sağlamıştır.

Sorunun kaynağı;

Politikacılarla bilim adamları arasında,

Politikacılarla tüketiciler arasında,

Bilim adamlarıyla halk arasında,

Medya ile bilim adamları arasındaki iletişim kopuklugudur.
nurten kahraman isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Bu mesajdan alıntı yap
Alt 27-2010   #2
Junior Member
 
Üyelik tarihi: 27-02-2010
Mesajlar: 1
Tecrübe Puanı: 0
yaseminberk is on a distinguished road


Standart

Sponsorlu Bağlantılar
mrb benim çeltik atıklarının biyoteknoloji alanında değerlendirilmesi hakkında ödevim var yardımcı olur musunuz?
yaseminberk isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Bu mesajdan alıntı yap
Alt 27-2010   #3
Member
 
Üyelik tarihi: 25-10-2009
Yaş: 41
Mesajlar: 40
Tecrübe Puanı: 10
BOZEMİNE is on a distinguished road


Standart

susam kepeği biyoteknoloji alanında nasıl değerlendirilebilir??
BOZEMİNE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Bu mesajdan alıntı yap
Alt 28-2017   #4
Junior Member
 
Üyelik tarihi: 01-06-2016
Mesajlar: 3
Tecrübe Puanı: 0
beyza.nur is on a distinguished road


Standart

Genetiği değiştirilmiş gıdaların tespiti ile ilgili olarak döküman lazım yardımcı olur musunuz?
beyza.nur isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Bu mesajdan alıntı yap
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)

 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Şu anda saat : 04:59 PM.